Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Derinlik sarhoşluğu

Başak Tuncel Yazıları

“Sen kendini küçük bir cisim sanırsın hâlbuki âlem-i ekber sensin ve o sende gizlidir.”
İbn Arabi

Günümüzde iyi şeyler hep bilinç bozukluğundan ileri gelir, masallar bile; çünkü bilinç, Sanayi Devrimi’yle birlikte iyi ve güzel şeyleri hazmedemeyecek kadar körelmiştir. Masallar gerçeklerle ancak tutkularda kesişir, onların yeryüzünde başka bir kesişme alanı yoktur. Sular hariç; çünkü su kendine bakmadır, insanın ilk aynasıdır. Güzellik suda gizlenir. Arınma suyla mümkündür. Cenin anne karnında suda yüzer. Su düşüncedir. Evrensel hafızanın yatağıdır. Düşünceyle aynı yoğunluğa sahiptir. Bilimsel olarak suya güzel sözler fısıldandığında estetik kristaller elde edilebildiği artık kanıtlanmıştır. Tıpkı iyi ve güzel şeyler düşündüğünde hayatında güzel şeylerin olması gibi. İmgeler suda hayat bulur. Düşlerin beşiği, elementlerin rahmidir su. Doğurganlığın sembolü ve dişiliğin… En önemlisi de o tutkuların tükenmez kaynağıdır. Yaratıldığımız damladır.

“…Tıpkı iyi ve güzel şeyler düşündüğünde hayatında güzel şeylerin olması gibi.”

“Mesela on sekiz bin âlemin bir havan içinde dövüldüğü, macun yapıldığı ve bu macundan bir şey oluşturulduğu farz edilse bu oluşturulan şey insan-ı kâmil olurdu. İnsan-ı kâmil on sekiz bin âlemi on sekiz bin gözle seyreder. Her bir âleme girer ve girdiği âlemi o âleme uygun bir gözle seyreder. Hissedilirler âlemini duyu gözüyle, akledilirler âlemini akıl gözüyle, manaları yani ruhlar âlemini kalb gözüyle seyreder. Sen artık geri kalan âlemleri buna kıyas et. Gayb âlemini seyretmek için hakkani bir göz gerekir. Âlemlerin sayısı on sekiz bindir diyenler şu bakımdan böyle söylerler:

  1. Akl-ı küll ki buna kalem de denir.
  2. Nefs-i küll buna levh de denir.
  3. Arş
  4. Kürsi
  5. Yedi gök (Satürn, Jüpiter, Mars, Güneş, Venüs, Merkür ve Ay)
  6. Dört unsur (Ateş, hava, su, toprak)
  7. Mevalid-i selase (Maden, bitki ve hayvan) bunların toplamı on sekiz bin olur. Bunlar külli âlemlerdir. Eski hâkimler bunların cüz-i olanlarını da alarak her birini bin âlem olarak saymışlardır. Bu nedenle âleme on sekiz bin demişlerdir. Gerçekte ise âlemler had ve hasra gelmez…” Demiştir, İbn Arabi.

Ancak insan-ı kâmilin kalbi bütün âlemler üzerindedir. İşte bazı yaratılışlar vardır ki özü-kalbi neyse yeryüzünde nesnel varlığının nedeni odur. Enzo’yla, Jaques’ın varoluş nedenleri gibi. Çocukluklarından kalma dalış merakları ikisinin tek ortak noktası gibi görünse de yıllar geçtikçe bunun bir meraktan çok daha fazlası olduğu anlaşılacaktır.

Dışarıdan bakıldığında film yüzeysel iki adamın birbiriyle dalış rekabeti sonucunda ölüme sürüklenmeleri ve hırs savaşı olarak değerlendirilebilir ancak su, bu iki adam için her şeydir. Yaşamın kendisidir. Uğrunda ölünecek tek şeydir.

Jaques, babasını suda kaybetmiştir. Yunuslar onun ailesi olmuştur. Çocukluk arkadaşı Enzo’yu da suda kaybetmiştir. Geriye kalan yarım aklı ise zaten suya aittir. İkarus’un hikâyesi gibi ya da Martı’nın: Bir şeye aşkla- tutkuyla bağlıysanız onun için seve seve ölümü göze alabilmeniz gerekir.

“Bir şeye aşkla- tutkuyla bağlıysanız onun için seve seve ölümü göze alabilmeniz gerekir.”

“Nasıl olduğunu; bir deniz kızıyla tanışmak için ne yapman gerektiğini biliyor musun? Denizin dibine gidersin, suyun artık mavi olmadığı yere. Sessizlikte yüzer ve orada kalırsın ve onlar için ölebileceğine karar verirsin; ancak o zaman ortaya çıkmaya başlarlar. Seni karşılamaya gelir ve onlara olan sevgini ölçerler. Eğer samimiyse, eğer safsa seninle beraber olurlar ve seni sonsuza dek götürürler.” Jaques

Efsaneler, mitler, masallar, rüyalar denizinde…

“Uzun yıllar önce, denizlerin çok derin bir yerinde, mercandan yapılmış bir ülke bulunuyordu. Bu ülke kralının birbirinden güzel altı kızı vardı. Deniz kızları, günlerini şarkı söyleyerek ve dans ederek geçirirlerdi. En küçük deniz kızı ise günlerini bir köşede düşünerek geçirirdi. Küçük deniz kızı sık sık denizin üstüne çıkar, mavi göğü ve gökte pırıl pırıl parlayan güneşi seyrederdi. Uzaktaki yeşil ağaçları gördükçe, bu güzelliğe bir türlü doymak bilmezdi. Bundan sonra tekrar denizin dibindeki sarayına döner ve yeryüzünde yaşamanın ne kadar güzel olduğunu düşünürdü. Bu düşünceler onu daha da mutsuz yapar etrafındaki güzelliği göremez olurdu. Küçük deniz kızının bu durumuna herkes üzülürdü. Küçük deniz kızı, deniz altında yaşayan sevimli fok balıklarından hiç hoşlanmazdı. Kral olan babası, kızı için çok üzülür; sarayda sık sık eğlenceler düzenlerdi. Kız kardeşleri de ona birbirinden güzel şarkılar söyler, onu güldürmek için çeşitli komiklikler yaparlardı; fakat deniz kızı hiç gülmez; yeryüzünü düşünür dururdu.

Bir gece küçük deniz kızı kimseye söylemeden deniz yüzüne çıktı. Bir kayanın üstüne oturdu. Hava çok rüzgârlıydı. Dalgalar, oturduğu kayaya çarpıp büyük gürültüler çıkarıyordu. Bu sırada deniz kızı, yaklaşan bir geminin ışıklarını gördü. Gemi, dalgalı denizde zorlukla, yalpalayarak yol alıyordu. Birden büyük bir çatırtı oldu. Gemi bir kayaya çarpmış ve batmaya başlamıştı. Yolculardan biri, küçük deniz kızının bulunduğu yere yüzmeye çalışıyor, bir taraftan da yardım istiyordu. Deniz kızı hemen ona doğru yüzdü. Sonra da onu kıyıya getirerek baygın bir halde yere yatırdı. Bu, çok güzel elbiseler giyinmiş genç bir prensti. Biraz sonra fırtına dindi. Genç prens yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Küçük deniz kızı, heyecanla bekliyordu. Çünkü bu yakışıklı prensi sevmeye başlamıştı. Bu sırada, kendilerine koşarak yaklaşan birini gördü. Hemen denize dalarak gözden kayboldu. Gelen pırıl pırıl siyah saçlı, güzel bir kızdı. Genç prens, onu görünce, kurtarıcısının bu genç kız olduğunu sandı. Onun önünde saygıyla eğilerek teşekkür etti. Bu genç kız, deniz kenarında bir sarayda yaşayan bir prensesti. Penceresinden bakarken bir deniz kızının genç prensi nasıl kurtardığını görmüş ve hemen kıyıya koşmuştu. Fakat prenses bu gerçeği prense söylemedi.

Bu sırada küçük deniz kızı, kurtardığı yakışıklı prensi düşünüyordu. Fakat yeryüzünde deniz kızı olarak yaşamasının imkânsız olduğunu da biliyordu. Bütün istediği, insanlar gibi yürüyüp dans edebilmek ve kurtardığı prensi görebilmekti. Böyle düşünerek, bir çare bulması için cadı kadına gitti. Ona isteklerini söyledi. Cadı kadın, onu bu isteklerinden vaz geçirmek istedi. Fakat ısrarları bir işe yaramadı. En sonunda ona iyi bir ilaç hazırlamayı kabul etti. Deniz kızı, yeryüzündeki insanlar gibi iki ayaklı olabilecekti. Fakat deniz kızı artık eskisi gibi konuşamayacak ve şarkı söyleyemeyecekti. Çünkü cadı kadın, hazırladığı ilaca karşılık, deniz kızının güzel sesini istiyordu. Deniz kızı, bunu kabul etti. Cadı kadın hazırladığı ilacı deniz kızına verdi. Deniz kızı, ilacı içer içmez, dünyanın en güzel kızı oluverdi. Onun da artık, insanlar gibi iki ayağı ve çok güzel bir elbisesi vardı. Aynada kendine hayranlıkla baktı. Tam bir şeyler söyleyecekti ki artık sesinin olmadığını hatırladı.

Bundan sonra deniz kızı, prensin yaşadığı saraya koştu. Sarayda prens için o gece verilecek balonun hazırlıkları vardı. Sarayın önündeki nöbetçiler, deniz kızını kapıdan içeri almadılar. Deniz kızı, sesi olmadığı için onlara, kendisinin boğulmaktan kurtaran kız olduğunu söyleyemedi. Üzülerek oradan uzaklaştı. Akşama geri gelerek, kapıda beklemeye karar verdi. Belki prens, geçerken onu görebilirdi. Akşam olunca deniz kızı, sarayın önüne geldi. Balo başlamıştı. Deniz kızı güzel müzik sesini duyunca dans etmeye başladı. O kadar güzel dans ediyordu ki, nöbetçiler bile onu hayranlıkla seyrettiler. Sonra da saraydan içeri bıraktılar. Deniz kızı, balonun yapıldığı büyük bahçeye geldi. Burası renkli fenerlerle süslü çok çok güzel bir yerdi. Deniz kızı müziğin sesine uyarak dans etmeye ve prensi aramaya başladı.

Deniz kızı o kadar güzel dans ediyordu ki, balodakiler bir kenara çekilerek onu seyretmeye başladılar. Deniz kızı dans ederken, bir köşedeki tahtında oturan yakışıklı prensi gördü. Yanında da prensi boğulmaktan kurtardığı gün gördüğü güzel prenses oturuyordu. O zaman bu balonun bir evlenme töreni olduğunu anladı. Deniz kızı sesi olmadığı için ona kendisini tanıtamıyordu.

Deniz kızı, ağlayarak ve üzgün üzgün oradan uzaklaştı. Saraydan var gücüyle kaçtı ve denize doğru koştu…

Gözlerinden akan yaşlarla birlikte deniz kızı, denizin derinliklerinde kayboldu. Artık eskisinden daha mutsuz olacaktı. Çünkü mutluluğu kendi çevresinde aramaması ona çok şeyler kaybettirmişti.”

Deniz kızının denize ait olması gibi, ya da Enzo’yla- Jaques’ın derinlik sarhoşluğu gibi, bazı yaratılışların hangi âleme ait oldukları önceden tayin edilmiştir. Sorun şu ki yeryüzü engebelerle, mayınlarla doludur. Dışarıdaki insanlar bu engebelerin aslında bir yatağa akmakta olan nehir olduğunu, bir âleme açılan bir kapı olduğunu görmekten def edilmiştir. Onlar sadece mayınları görürler. Önceden tayin edilmiş hayatlara engebe olmak yerine, sulara bakmak; insan-ı kâmil kalbine bakmaktır. Berrak olanı berrak görmek için önce su gibi berrak gözler gerekir. Etrafımızdaki güzelliklerin farkında olmamız gerekir, bize ait olmayan güzellikleri, âlemleri sahiplenip, engellemeye çalışmamamız gerekir; çünkü her hatanın bir bedeli vardır. Bu bazen bir sestir, bazen de bir hayat.

Siz hiç bütün dünyanın kalbinizde attığını hissettiniz mi? İşte tutku budur. Ya da derinlik sarhoşluğu… Ve her tutku elbette ödenmeyi bekleyen bir bedeldir. Bütün bedeller ödendikten, ışıklar söndükten ve güzellik tükendikten sonra artık deniz üzerindeki köpüklerin, sesini kaybetmiş deniz kızının şarkısını kalpte duyumsamanın zamanıdır belki de…

“Siz hiç bütün dünyanın kalbinizde attığını hissettiniz mi? İşte tutku budur. Ya da derinlik sarhoşluğu…”

Flaxman’e
Deli diyorsun bana, aptallıktır bunu söylemek-
Bir Deli’yi bir Düşman’a dönüştürmeyi istemek
Eğer konuştuğun şekilde düşünüyorsan, Ahmağın tekisin;
Eğer öyle düşünmüyorsan, eskiden olduğun şeysin.
William Blake

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları
© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır