Bu sayfada yeralan verilerin tamamı özgün içeriktir. Antrakt Sinema’dan izin almadan tamamı ya da parçası kopyalanamaz, kullanılamaz.

 

Stanley Kubrick

Sema Fener Yazıları

Sinema sanatının en yaratıcı ve etkileyici yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick, 26 Temmuz 1928'de New York'da dünyaya geldi. Okulda fazla başarılı olmayan Stanley’e Ortaokul yıllarında babası bir fotoğraf makinesi hediye etti ve oğlunun fotoğrafa karşı büyük bir ilgi duymasını sağladı. Genç Stanley Liseyi bitirir bitirmez de ‘Look’ dergisinde fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı.

1951 yılında arkadaşı Alex Singer'ın teşvikiyle sinemaya yöneldi İlk denemeleri belgesel filmler oldu.

Çektiği ilk uzun metraj film 1953'te bütçesini kişisel kaynaklarıyla oluşturduğu ‘Fear and Desire’ dı. Ama Kubrick, film tamamlanıp kopyaları basıldıktan sonra sonucu çok yetersiz buldu ve tüm kopyalarını toplattırdı.

İkinci film ise 1954'te ailesinden topladığı para ile çektiği ‘Killers Kiss’ filmiydi. Bütçe yetersizliğinden dolayı Kubrick’i yine tatmin etmese de bu film, sinema pratiği açısından yönetmene önemli bir deneyim kazandırmıştır.

Nihayet 1956 yılında ilk defa profesyonel ekip ve oyuncularla çalışma olanağını yakalayarak Kara Film Türünün mükemmel örneklerinden biri olan ‘The Killing – Son Darbe’ filmini çekti.

Bu filmle Hollywood'un ilgisini çekerek Kirk Douglas'la  ‘Paths of Glory – Zafer Yolları’ (1957) ve ‘Spartacus’ (1960) gibi büyük yapımlara imza attı. Spartacus’un çekimleri sırasında filme kendinden başka hiç kimsenin müdahale etmesine izin vermediği ve hatta görüntü yönetmeninin çalışmalarına bile karıştığı için yapımcılarla arası açıldı.

“Spartakus” filmi gişede çok başarılı oldu ve filmin görüntü yönetmeni Russell Metty ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’ dalında o yılın Oscar ödülünü aldı.

Hollywood stüdyoları ile yaşadığı bu deneyim Kubrick’e bağımsız çalışmasının gerekliliğini göstermişti.

Kubrick, girişmeye karar verdiği her projeden önce o konu hakkında uzun süreli ve derinlemesine çalışma yapmayı severdi; konuyu felsefi, psikolojik, sosyolojik ve tarihsel bağlamda araştırırdı.

Teknolojik gelişmelerin hızının insanın geçmiş dönemlerle olan bağlarını gerekenden önce kopararak içgüdüsel davranışlarının olgunlaşarak gelişmesi yerine başıboş kalmasına sebep olduğunu düşünüyordu. Böylece insanoğlu kendi sosyal yaşamının evrimini kontrol edebilmenin yanısıra bu gelişmeleri kontrol etme konusunda da başarısız oluyordu.

Para peşinde koşan aptal projeler yerine istediği filmleri gerçekleştirmek amacıyla 1962 yılında İngiltereye taşındı. Burada günümüzde birer Kült Klasik haline gelen bir seri film çekti; ‘Lolita’, ‘Dr. Strangelove’, ‘2001: A Space Odyssey’, ‘A Clockwork Orange’, ‘Barry Lyndon’, ‘The Shining’, ‘Full Metal Jacket’ ve ‘Eyes Wide Shut’.

Filmleri:

Lolita (1962): Nabakov’un aynı adlı romanından uyarlanan bu film çıktığında epey tartışmalara yol açmıştı. Filmde, 12 yaşındaki kızla ilişkiye giren saygın bir profesörün hikayesi anlatılır.                 

Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb – Doktor Garipaşk (1964): Yanlışlıkla nükleer felakete yol açan bir grup politikacı hakkında kara komedi türünde yapılmış olan film, nükleer savaş gerçeğini hem komik hem de korkutucu bir şekilde işler. Film, ‘En İyi Film, Yönetmen ve Senaryo’ dallarında Oscar’a aday gösterilmiştir.

2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Macerası (1968): Bu film, yapılmış en iyi uzay bilimkurgu filmi olarak sinema tarihine geçerek ardından gelen bu tür filmlerin tümünü etkilemiştir. Film, tarihöncesi zamanlarda uzaylılar tarafından dünyaya bırakılan bir ‘kara taş’ın maymunların evrimine yol açmasıyla başlar; dev bir yaratığa ait iri bir kemik parçası maymun’un elinde havaya yükselir ve düşer bu esnada  etrafındaki nesneler slow-motion (yavaşlatılmış) çekimle etrafa dağılırlar. Maymun insanlığa doğru bir adım daha atarak “aleti” bulmuştur. Kemiğin bir uzay aracına dönüşmesi ile insanoğlunun arada yaşayacağı binlerce yıllık tüm serüvenler atlanarak uzay çağına geçiş yapılır ki bu geçiş “Sinemasal Zamanın” nasıl işlediğini anlatan en iyi örneklerden biridir. Ayda bulunan ikinci kara taşın ardından bir grup astronot Discovery adlı uzay gemisiyle Jupiter’e doğru klasik müzik eşliğinde yolculuğa çıkarlar. Ardından geminin kontrolünü elinde bulunduran bilgisayar (HAL) ile astronot David Bowman’ın çatışması başlar. İnsanlaşmış bir kişiliğe bürünen bilgisayar artık yaratıcısının komutlarını dinlememektedir (Frankenstein öyküsü.) 70mm negatif filme Cinerama tekniği kullanılarak çekilen sahneler izleyiciye olağanüstü bir persfektif ve mekan genişliği sunar. Senaryosunu Arthur C. Clarke’la beraber 5 senede oluşturduğu Kubrick’in bu filmi 'En İyi Görsel Efekt’ Oscar’ını almıştır.

A Clockwork Orange – Otomatik Portakal (1971): Anthony Burgess’in başarılı romanından uyarlama, kışkırtıcı, şok edici ve ibret dolu bu film, insanın içindeki nedensiz kötülüğü ve şiddet arzusunu sansürsüz gösterirken, seçme hakkının en önemli özgürlük olduğunu vurgular. En yıkıcı şiddet temelde bireysel değil toplumsaldır. Toplum eleştirir görünse de aslında temel birim olan aileden başlayarak tüm sosyal alanlara uzanacak şekilde şiddeti besler ve geliştirir. Adının anlamının film içinde hiçbir şekilde vurgulanmadığı bu özel film her bir ana bölümün kendi içinde başlayıp bütünlendiği epizodik bir yapı taşır. Soğuk, mesafeli ve insanı ürküten bir anlatıma sahip olan ‘A Clockwork Orange’, İngiltere’de gösterime girdiğinde yasaklanmış ve perdede izledikleri gerçeği kabul etmekte zorlanan izleyicilerden büyük tepki toplamıştır. 

Barry Lyndon (1975): Film, fakir bir İrlandalı olan Barry Lyndon’ın çeşitli hilelerle sınıfsal basamakları çıkıp zenginliğe ulaştıktan sonra karanlık eylemleri yüzünden tekrar başladığı seviyeye düşmesini anlatır. Günümüz sinemasında çekilen benzer tema ve hikayeli bir çok filme ilham kaynağı olmuştur. Çekimlerde dönemin atmosferini gerçekçi bir şekilde yansıtabilmek için doğal ışık kullanılmıştır. Mekan düzenlemeleri ile kostümler şatafat ve yapaylıktan uzak 18. Yüzyılın gerçeklerine sadık kalarak hazırlanmıştır. Zaten Kubrick’in bu filmi çekmesinin amacı gerçeklere sadık kalmadan salt izleyiciyi etkllemek amacıyla yapılan yapay dönem filmlerine bir eleştiri getirmektir.

The Shining – Cinnet (1980): Stephen King’in aynı adlı eserinden beyazperdeye uyarlanan bir korku filmidir. Jack Torrance, bütün kış karlar altında kalan bir otelin bakıcılığını üstlenir. Karısı ve teleptatik yeteneği olan oğlu Danny ile dağdaki ıssız otele yerleşen Jack, eskiden burada yaşamış olan insanların hayaletleri tarafından avlanır. Jack Nicholson’un “Jack” karakterini canlandırdığı bu hikayede kahraman sonunda çıldırarak karısı ve oğlunu öldürmeye kalkışır…

Full Metal Jacket (1987): Savaşın vahşiliği ve anlamsızlığı üzerine yapılmış en iyi filmlerden biridir. Amerikan Deniz Piyadelerini savaşa hazırlayan bir eğitim kampında başlayan hikayede, gönderildikleri Vietnam’da öldürme isteğiyle çılgınlaşan askerlerin ırkçılık ve korkuyla beslenen nefret dolu akıl dışı ama ibret verici hikayeleri anlatılır.Tam Kubrick’in sinema dilini yansıtacak şekilde taraf tutmadan tepeden bir bakış açısıyla ve anlatım aracı olarak yoğun görselliğin kullanıldığı bir yapıttır.

Eyes Wide Shut – Gözü Tamamen Kapalı (1999): Tom Cruise ve Nicole Kidman’ın canlandırdığı New York’da yaşayan, herşeye doymuş zengin ve entellektüel bir çiftin ilginç cinsel yolculukları anlatılır. Evlilik ve sadakat temalarını sorgulandığı film erotik sahneler açısından hayli zengindir. Kubrick’in sinema dilinde diyaloglardan çok görsellik ön plandadır. Ona göre sinema anlatmaz ama gösterir; yani imgeler herşeydir. Bu imgelere ulaşmak için de sinemanın tüm tekniklerini kullanır; ışık, açılar, çerçeveleme, geçişler, ufukta birleşen çizgilerin oluşturduğu perspektif vs. bir görüntü karesinde rastgele değil anlam yaratacak, bir bakışta olayı kavratacak şekilde tasarlanmalıdır. Daha çok gerçeğin doğasına yorumdan uzak tarafsız bir şekilde yaklaşmaya çalışır. Tek bir doğru yoktur. Gelişen olayları olduğu gibi gösterirken, neyin doğru neyin yanlış olduğunun yorumunu izleyiciye bırakır. Böylece İnsanın kendisine ve dünyaya daha yukarıdan yansız ve olgun bakmasını sağlamaya çalışmaktadır. Bazen bu anlatım kafakarıştırıcı hale de dönüşebilir; yani izleyiciden onu anlamak için dikkat kesilmesini kafa patlatmasını ister. Vurguladığı temalar her zaman insan üzerine yoğunlaşan ilginç, kışkırtıcı ve rahatsız edici temalardır.

İyi bir satranç oyuncusu olan Kubrick filmlerinin çoğunu romanlardan uyarlamıştır.

71 yaşında yaşama veda etti ve 40 yılı aşkın meslek yaşantısında sanırlı sayıda film çekti. İlk çıktıklarında eleştirmenler tarafından yoğun bir şekilde eleştirilen filmleri yıllar içinde birer kült klasik haline gelerek sinemaya ilgi duyanlar için esin kaynağına dönüşmüştür.

Ana Sayfa | Film Arşivi | Gelecek Program | Haberler | Gişe Raporu | Köşe Yazıları
© Antrakt Sinema Gazetesi | Tüm Hakları Saklıdır